![]() | |||||||||
| |||||||||
|
| |||||||||
HABER ARAEN ÇOK OKUNANLAR |
Dilimde Yalnızlık 1 - Googlekefali
Pafuli Forum da 2004 -2005 - 2006 yıllarında oldukça keyifli bir yazar dostumuz vardı. Google Kefali Pafuli ona çok şey borçlu. Teşekkürler Google kefali... 5 yıl sonra da olsa...
Pafuli Forum da 2004 -2005 - 2006 yıllarında oldukça keyifli bir yazar dostumuz vardı. Google Kefali Pafuli ona çok şey borçlu. Teşekkürler Google kefali... 5 yıl sonra da olsa... Google kefalinin yazılarını 10 farklı bölümde vermeye çalışacağız. Malum o kadar güzel yazıları varki hiç birinin kaybolmasını gönlümüz razzı gelmedi... İşte Başlıyoruz.... Sizde yanlızlığın tanımı yorum olarka yapabilirsiniz. Ama önce Google kefalinin kaleminden Yanlızlığın tanımına bir kez daha dinleyin isterseniz... Dilimde Yanlızlık -1 01 Subat 2005 Saat 12:17 Ben ne anlatacağımı biliyorum bilmesine de, dilimi kemancı yakıyor. Bir yay nasıl bu kadar gergin bir yay...nasıl bu kadar gergin bir yay da bu, bu nasıl bu, bu kadar yumuşak bir ses...nasıl? Nasıl bu böyle bembeyaz yerde bembeyaz halı kar da, nasıl bu böyle bu, gökyüzü bu seste bembeyaz, yumuşak bir perde? Ben ne anlatacağımı biliyorum bilmesine de, bu nasıl bu, bu kadar gergin bir yayda bu ses bu, bu ses, derman şu an bu, bu yüreğimdeki bu derde?.. Ben ne anlatacağımı biliyorum bilmesine de, dilimi bağlama yakıyor. Bir tel de nasıl bu kadar gergin bir tel, bu kadar gergin bir telde, nasıl bu kadar yumuşak bir el? Bu el de nasıl bir yumuşak bu el? Bu el bu, bu elde gelir de bu ses bu, hüzünlerden gelir de, gözlerimden yanağıma gider? Bu ses bu, bu telden bu, bu elden bu, gelir de şu an bu derdimi adam eder?..Ben ne anlatacağımı biliyorum bilmesine de, yüreğimden gelen bu ses bu, iner de gözlerimden, tekrar yüreğime gider... Der ki: ''Saçlarından daha uzun ve gözlerinin karasından daha parlaktı yaşadıklarımız, paylaştıklarımız. Acılarımı ortak ettim saçındaki kınaya, acılarını ortak ettin kopartılmış kolumdaki yaraya. Bu nedenle kolum kanadımdır saçındaki kına, bu nedenle acıtmaz kopartılan kolumdaki yara...Saçları uzunum, gözleri karam, kınalım, ayrılığımdaki yaram, güzelliğini yüreğinden alanım, hep böyle güzel kal, hep böyle güzel, hep böyle, hep...'' Dünyanın neresinde bir ayrılık yaşansa, ayrılır bu can bu tenden...nerede bir ayrılık yaşansa, gidenin gözü kalır geride, geridekinin gözü gidende...nerede bir ayrılık yaşansa...nerede bir ayrılık...nerede... -------------------------------------------------- Bitti O Sevda... Bitti o sevda kesildi çığlıkları martıların Su gibi bitti, suya karşıt gibi bitti İtti kıyıyı adına deniz dediğimiz birşey Unuttuk ikimiz de her türlü yetinmezliği Kaybetti kumarda gözlerim Kaybetti kumarda gözleri. Bir koru rüzgarlandı göğüs boşluğumuzda sanki Uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden Yakınlaştı ağaçlar birbirlerine Yani her soluk alıp verişimizde bizim Bir mekik gibi kalbin Bir mekik gibi kalbim İşleyip durdu bu yitikliği yeniden. Ne kaldı Farkında mısın bilmem Gündüzler. Gündüzler biraz azaldı... Edip Cansever Azalıyor gündüzler saniye saniye. Dakika dakika, saat saat azalıyor. Sevda aydınlık azaltır mı demeyin, sevda değil ayrılık azaltıyor. Her ayrılığın başlangıcı bir başka sevda, her sevda bir başka ayrılık. Ah şu ''bir başka'' yerine daha dolu kelimeler bulabilseydik. ''Bir başka''ların içinde nice yaşam öyküleri, nice öyküler yaşanıyor yine bir başka. Kan damarını buluyor elbet, bulmalı. Ama damar bir başka, kan bir başka ayrılıkta. Aşkta akışkan olanın hangi kılcaldan hangi atara şaşkınlığıdır ayrılık artık. Beyindeki kılcalların yürektekine, yürektekinin beyindekine isyanıdır. El uyuşuk, göz fersiz, diz dermansız. Gitti gider giden, sessiz, sözsüz, fermansız... ----------------------------------------------------------------------------------- dağların gözleri sislidir, gözleri puslu. ırmakları gibi yanık ve çılgın akarken içi, içim gibi, dışı uslu mudur uslu... deli deli tırmanmak yamaçlara, içim gibi. bir kaval sesine yaslanmak içim gibi. içimin seslerine ağlamak şimdi, ağlamak, sanki benim suçum gibi... alıp buluttan beyazı bir bebek bir tavşana giydirmiş tavşan vermiş ponponunu bir bebeği güldürmüş bebek almış gülüşünü bir serçeye sevdirmiş sana ne oluyor gönül ağlamaklara daldırmış?.. Uyandım, seni düşündüm, ''ben seni çok...çok seviyorum!'' diyen sesini. Ağlamaklı oluşunu birden, sesindeki dalgınlığı. Ağlamaklı oluşumu birden, sesimdeki dalgınlığı... Uyandım, seni düşündüm. Kar altında Karam gülüyordu ellerinin altında, gülüyordun o'na! Koşmuştunuz sonra çılgınca, bembeyazlığa düşünceye kadar. Koşmuştunuz, Karam açlıktan karları deşinceye kadar... Uyandım, seni düşündüm yar. Pencerem perdesiz, balkonumda güvercinler var. Biliyorlarmış gibi yıllanmış alışkanlığımı, erkenden uyandırıyorlar. Denizli dağları kar altında. Burada dağlar, bir başka, bambaşka ihtiyar. Her sabah ayrı bir türkü seslendiriyorlar ama dağ ve güvercinlerin uyandırdığı günlerimin aydın olmayışlarında sensizliğim var... Uyandım, seni düşündüm yar... ------------------------------ Ayrılıklar...Kiminde selin aldığı, kiminde kışta kar. Düğün törendir gönüllerde, ayrılık ağıt. Köyde ölüm ya da gurbet sebep, kentte tek celse, sonuç elde bir kağıt!.. Sesin ne güzeldir gülerken, türkü dinlerken ve bir de çok az dilinden, her daim yüreğinden seni seviyorum derken... Çok özledim yazışını senin. Sevdaları isyanlara, isyanları sözsüzlüğe kazışını. Aşkı ömürlere bırakışını çok özledim. Gönlüm ''Yoksun!''luğumda şimdi, ''yokluğun yoksulluk gibi''... gece ve ay dağların ardında, türküler dağlardan aşağı, turnalar yollarında kararsız, sıla mı gurbet mi? gurbet mi bam teli çam kozalaklarında, sıla mı şöminenin alevi? alev, ateşin koynunda kar beyazını ısıtmakta... ayrılık günlerinin aşk gülüşleri, beyaz alnının akında sevdiğimin, düşündükçe yavaşlarım... sevdiğim, ayrılığımızın insanlığında şimdi, insanlığıma sevdiğimin adıyla başlarım... Ayrılık dendi mi bir tren hareketlenir ilk istasyonundan, sessizce. Trenler hep sessizdir. Hem kendisi ayrılmaktadır çünkü istasyonundan, hem içindeki bir yolcuyu ayırmaktadır bir dostundan. ''...gözlerindeki yaşı sil canım benim/burda bırak git/gereksiz artık, anlamı yok sözlerin/bu aşk gömülmeli...'' Ayrılık dendi mi bir mendil düşer usulca yere. Kıpırtısız...öylece. Bir mendil ağlar mı demeyin, ayrıldığı kendisini tutan o sıcacık el ise, ağlar. Mendili tutan el yürek dağlar mı demeyin, o mendili yere düşüren gidense...dönmeyecekse, dağlar...''al mendil sende kalsın/ katla koynunda kalsın/ben murad alamadım/mendilim murad alsın/oy dağlar zalım dağlar/gurbanın olum dağlar/değmeyin yaralıyam/yaradır sözüm dağlar...'' Ayrılık dendi mi bir sürgün gider yurdundan ötelere. Yurdu yaridir, yari insanlığı... İnsanlığımdan ayrılığım dendi mi bir mendil düşer usulca yere. Kıpırtısız...öylece... Kim uzanır o mendile? Kim alıp uzatabilir o ele, sessizce? Gülü satandan, sefil bülbülü ağlatandan beklemiyorum...bir dostu daha bir dostundan ayırsın diye bir tren daha eklemiyorum soruma...diyorum ki sadece, kim alıp o mendili yerden...sessizce...uzatabilir o ele? Döner mi sürgün evine, o mendil yerinden alınırsa sessiz bir el tarafından sessizce?.. diyorum...Diyorum ki...''...Ağlamak insan işi/Gökyüzü de ağlamıyor mu/Elinden alınınca güneşi?..'' Diyorum ki kim kırmış o büyük aynayı yani...yani kim ayırmış mendili elden? Yani diyorum ki yaprak yaprak ve diyar diyar, bir kıpırtısız toprak ve esmeyen bir rüzgar yapabilir mi bunu, ayırabilir mi seni ve beni ve bizi yüreklerimizden parçalayarak, can içre canları can evlerinden vurarak? Yakarak seni ve beni ve bizi?..Diyorum ki...''...Ağlamak insan işi/Gökyüzü de ağlamıyor mu/Elinden alınınca güneşi?..'' Diyorum ki, kim uzanır o mendile? Kim alıp uzatabilir o ele, sessizce?.. Diyorum ki el sensin, mendil ben. Mendil sensin, el ben. Sen ve ben ve mendil ve el bir olmazsak, olamazsak eğer diyorum...diyorum ki daha çok tren kalkacak istasyonundan ve çok dost ayıracak daha dostlarından, sessizce... Diyorum ki...''...Ağlamak insan işi/Gökyüzü de ağlamıyor mu/Elinden alınınca güneşi?..'' gitme, anneyim yavrumu sellere kaptırdım dövünürüm, dizlerim kanda kalır, serçeliğimi kurtlar alır, kanatlarımı savunmasızlığımda savunurum, gitme... gitme, düştüm yere aynayım dağılırım, bir parçam gözlerinde durur, bir parçam yüreğinde kavrulur. her bir parçam alnımı tam ortasından vurur, gitme... Gitme, yokluğun yokluğum savrulurum... Gitme... Sen hiç mi ayazlara ateş yakmadın? Sen hiç mi gecesi çöle bir damla su olup akmadın? Ardına bile bakmadın. Akıp akıp doğduğu yerden, bir damlayı gözümle yanaklarım arasında boğduğu yerden, bırakıp giden ırmaklar gibi dağlarını, bir Bergama sabahında, Efes'e inat başı eğik duran kalenin kestiği gibi geçmişiyle bağlarını, bırakıp gittin...gittin, artık sabahsız rüzgarların vuslatsız polenlere estiği gibi... O günü neden bırakmadın? Kaç tepe bakabilir yücelerinden Gökova'ya? İndin mi yeşil, çıktın mı mavi toprak. Kaç günde aktın ki böyle, bıçağın parmağı kestiği gibi kestin yollarını hatıraların... Küsmüştüm de ne olur. Sen hiç mi küsmedin, bir bebeğin annesine küstüğü gibi? Hadi barışalım de ne olur düşüreyim orta parmağını işaret parmağından hadi mızıma oynasana iki elma düşsün gökyüzünden birisi sana benim elmam her gece kafamın düştüğü sensizliğimin yastığı gibi... Hadi mızıma oynasana... ------------------------------------------------ Ayçiçeği tarlaları neden güzeldir biliyor musunuz, her bir ayçiçekte yüzlerce yaprak ve binlerce çekirdek vardır ve birdirler. Sonra yan yana binler, onbinler ve yüzbinler birdirler sarıda. Sapsarıda milyonlar ve gece ve ay. İster sevdiğinin saçlarını okşa altında, dilersen mutluluklara sarıları say... Ayçiçeği tarlaları neden güzeldir biliyor musunuz, var mı başka sarıda bu kadar sarı da vay, var mı başka çiçekte bu kadar ay?.. Ya ay altında ateş yakmak? Ateş kırmızısında ah o sarı da, ah o sarıda ayçiçek dansı vay... Ay...ayçiçek...sarı...ateş...dans...kırmızı, söyler misiniz, neyin, kimin yalnızlığı?.. Kendimizi yalnız mı hissediyoruz, aya bakalım gecede, bir güvercin uçacak birdenbire ve bir serçe bir ayçiçeğine konacak, göreceğiz... giyeceğiz sarılarımızı ve biz çiçek biz, bizde bin, yüzbin, bizde milyonlar biz... biz mi ayçiçek, ayçiçek mi biz, göreceğiz... ---------------------------------- Hiçbir yaprak rüzgarın koynunu reddetmez ama her rüzgar her yaprağı yaprağın gitmek istediği yere taşır! Çünkü rüzgarda, yaprağın iradesi vardır!.. Olmalıdır! Rüzgara kapılan bir tüy bile sonuçta varmak istediği yere varır! Çok çok hafif esintilerle hareket eden polenler yeni yeni yaşamları anlatır! Bulunduğumuz yer rüzgarın bittiği yerdir! İrademiz ile rüzgara kapılmak, rüzgarı kendimize yoldaş kılmamızın türküsüdür!.. Yapraklar, rüzgarın ne olduğunu çok iyi bilirler. Yaşamları boyu bir çok şeyi onlardan öğrenirler. Diğer kardeşleriyle birbirlerine sarılarak şarkı söylemelerini sağlayan da rüzgardır. Her rüzgarı fırsat bilip hem dans eder hem şarkı söylerler. Aynı renk tonlarının farklılıklarında yaşadıkları en güzel anlarıdır o anlar. Belki de o anlarda kazandıklarıdır, dallarından yere düştükten sonraki rengarenklilikleri. Yeşil olan dış yüzleri, o anlardan sonra sarısını, turuncusunu, kırmızısını, morunu salar alabildiğine verimli. Bu verimlilikleri, özlemleridir sanki renkliliğe ömürlerinin... ------------------------------------------------------ Bir sonbahar yaprağının yeni yaşam öyküsüdür... Ne kadar da incelmişti dalıma tutunan dalım. Biliyordum, birazdan kollarım gövdemi yeni macerasına bırakacak, yeni macerasına koşacaktı ayaklarım. Ömrüm boyunca ulaşamadığım toprak birazdan yeni yurdum olacak, yeni yurdunda renklenecekti alı al moru mor selamlarım, sabahlarım. Damarlarım hemen uyum sağlayacak, alı al moru mor olacaktı yoldaşlarım... Dalımda sararmaya başladığım andan itibaren düşündüğüm bir şey vardı; hayır, ben düştüğüm yerde kalmayacaktım. Ne yapacaktım, nasıl yapacaktım da böyle olacaktı bilmiyordum ama düştüğüm yerde kalmamaya kararlıydım. O an bu kararlığıma ortak olacak olanın, beni dalımdan aşağıya salan olacağını da bilmiyordum... Hafifçe kulağıma eğildi ve seslendi, ''Hazırlan, gidiyoruz!''. Şaşırmadım, bekliyordum. ''Hazırım!''. Kulağımdaki sesini yavaş yavaş yükselten bir türküye başladı. Sesi dağlardan geliyor, ırmaklara karışıyordu nefesi. O seste ne vardı da bu kadar rahatlatıyordu bilmiyorum ama kendimi sadece bu türküye bırakıyordum, gözlerimi kapatarak. ''Bir yaprağın gözlerini kapatması'' demişti annem, ''yepyeni yaşamların gözlerini açmasıdır sımsıcak mevsimlere!'' Dediğinde anlamadığım bu sözler, ne kadar da anlamlıydı şimdi. Çünkü ilk defa kapatıyordum gözlerimi ve ilk defa bırakıyordum kendimi rüzgarın kollarına! Rüzgarın kolları elbette vardır; onlar, sımsıcak sararak seni, istediğin yere bırakanlardır... Gözlerimi açtığımda olmak istediğim yerde idim! Ne kadar da çabuk ısıttı üşümüşlüğümü!.. ''Hoşçakal!'' dedi rüzgar. ''Hoşçakal!'' dedi yaprak. ''Merhaba!'' dedi rüzgar! ''Merhaba!'' dedi yaprak. Kaval sesi dağların ardında daha bir coşkuluydu şimdi. O coşku savurdu yerdeki yaprakların bir kısmını gökyüzüne. Aynı anlarda bir şelale bir başka yaprağı bir başka gönüle taşıyordu... ------------------------------------------ Ayışığını yol eyleyen gecekondu gecelerinin yıldızları yüreklerinde yumrukları yükseliyordu neon ışıklarının çok uzaklarında. Gece karanlığındaki yağmurun aydınlattığı toprakların, üstünde gezinen kış botlarını sahiplenişi kendiliğindendi. Sorgulamazdı, yargılamazdı ve yaşamaklar literatüründe işkence yoktu onun. Botları sahiplenen beden sırılsıklamdı. Ne şemsiyeye sığınmak istiyordu ne de bir kuytuluğa. Sadece ulaşması gerektiğini biliyordu, bir kış botlu bedene daha... Ben de isterdim elbet dağ yürekli, ova saçlı, nehir gözlü sevgilime şiirler yazayım şimdi. Yüreğinin dağlarından aşağı nice damlalar yüklü şelaleler insin ama inmesin gözlerinden yanağına bir damla yaş bile. Yavaş yavaş ve gülerek ve bir kuğu gibi süzülerek dolaşsın aynı topraklarda. Ben de isterdim bir bebek, neşeyle el çırpan bir fotoğraf olsun gamzeli yanaklarında. Halhalları ellerim, ellerim elleri olsun... Oysa şimdi...ama şimdi...şimdi diyemiyorum işte. Diyemiyorum boyunları kırılırken kuğuların...Kuğuların boyunları kırılırken, senin olsun kaldırımın çiçekleri, erkek fahişeleri kentin ve sert ve hızlı erkek adımları. Kadınlık sorgusu da bendedir, kadın olmaklığı Anadolu'nun. Tarihe direnmiş ahşap konakları yakan elin zalimliği bende kalsın, yaksın hücrelerimi bir bir; kadının konaklığı sende kalsın. Yiğitlik de senin olsun, neyi anlatır? Dostluk da senin olsun, neyi anlatır? Al bütün insanlığım da senin olsun, ne katar tarihsiz tarihine...senin olsun, neyi anlatır?.. Kar düşer serçe kanatlarıma. Kar taşırım bütün soğukluğumla, top yapsınlar diye çocuklara. Kar taşırım ve gardaşımdır Aydın'da efe, Urfa'da halaya duran, Erzurum'da dadaş. Gardaşımdır uy Trabizon'da ha Emune, Sivas'ta Fatey. Ey karı eritmeden taşıyan kanatlarım, ey çocukların kızıl yanaklarına ulaştıran yanım, neden kendi yanaklarında damlalar erir şimdi?.. Kar çatırdatan botlarımın izleri arkalarda kalıyor bir bir. Vaktim yok dönüp bakmaya. Geçip gittiğim tarihse, atmak üzere havada bekleyen adımım da gelecek...Her sabah aynı kalleş kent kaldırımlarının kulaklarımı yırtan fahişe kornalarına uyanıyorsam eğer, insanlık sorgum o sesler arasından kaybolup gidiyorsa...Her sabah yeni bir tanım, her sabah farklı bir anlamaksa...Her sabah bilmekler bir başka bilmek, öğrenmekler bir başka, bambaşka, insanlığımdan başka oluyorsa...Her sabah güneş, topraklara değil de sözler üzerine doğuyorsa, artık ''ben sana mecburum yaşamak!'' Söz olmayan türkülerinle, söz olmayan turnalarınla ve avcı barutundan uzak turaçlarınla mecburum. Mecburum üşüyen serçe kanatlarımla... ''... Ne vakit bir yaşamak düşünsem Bu kurtlar sofrasında belki zor Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden Ne vakit bir yaşamak düşünsem Sus deyip adınla başlıyorum İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin Hayır başka türlü olmayacak Ben sana mecburum bilemezsin...'' Attila İlhan ------------------------------------- Teşekkür ederim sevgili mor_papatya... Nereye çocuk, nereye bu kış kıyamette, yollar buz, yollar el kesen bir soğuk? Yollar bir varlığımız bir yokluğumuz çocuk, yollar uçsuz bucaksız? Eşek sırtında nereye ey çocuk, nereye kilometrelerce yol? Sen titredikçe neden ben donarım sıcacık odamda? Sen ısıtmak için koltuk altlarına aldıkça ellerini, neden ellerimi koyacak yer bulamam şu koca dünyada? Şu kar beyazı neden batar insana? Neden bir gelinin üstünde durduğu gibi durmaz bu mevsimde bu beyaz? Neden bir çığ gibi düşer üstüme, bir çocuk yapayalnız üşürken yollarda, düşmüşken yollara? Neden bir türkü birden bire gelip çöker yüreğim ortasına?: ''...Düşlerin parlayıp söndüğü yerde/Buluşmak seninle bir akşam üstü/Umarsız şarkılar dudağımda bir yarım ezgi/Sığınmak gözlerine, sığınmak bir akşam üstü Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış/Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi/Ellerin bir martı telaşlı ve ürkek/Ellerin fırtınıda çırpınan bir beyaz yelken Bir orman bir gece kar altındayken/Çocuksu, uçarı koşmak seninle/Elini avcumda bulup yitirmek, yitirmek/Sığınmak ellerine, sığınmak bir gece vakti Ellerin bir martı telaşlı ve ürkek/Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken/Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış/Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi Bir kenti böylece bırakıp gitmek/İçinde bin kaygı binbir soruyla/Bitmemiş bir şarkı dudağımda bir yarım ezgi/Sığınmak şarkılara sığınmak bir ömür boyu...'' * Sığınmak gözlerine çocuk, ezip geçen, yıkıp geçen, akıp geçen gözlerine sığınmak...ellerin tir tir titrerken yollarda olan sımsıcak gözlerine sığınmak...sığınmak çocuk, zavallığımı sendeki güçle aşmaya çalışmalarıma sığınmak... * Zülfü Livaneli ----------------------------------- Anamın verdiği yolluk vardı yanımda. Sabahın yediyi on geçesinde karşılaştık Barbaros'ta. Ben Mimarlar Odası'ndaki randevuma geldim Ankara'dan, o okumaya gelmiş Bitlisten, İTÜ İnşaat'ta. Adı Orhan. Benim oturduğum banktan ''daha gelmemişler midir bu adamlar?'' sıkıntısıyla dönüp baktığım yer sanat harikası bina, o'nun baktığı çöp kutularındaki kağıtlar, toptan. Her sabah bu saatlerde ne toplayabilirse satıp, alıp parasını koyup cebine, doğru eve. Değiştirip kıyafetini gittiği bina bir başka sanat harikası. O da mezun olunca buradan, Bitlis'e dikecek aynısından. O an ortaklığımız, açlığımız... Anamın verdiği yolluk var yanımda, kömbe ve katmer, aynı topraklardan. Alıp çöp kutusunun az ilerisindeki büfeden iki de ayran, oturduk, çimler bizimdir, çimenler İstanbul'un ve İstanbul'undu sanat harikası binalar. Akşamları da kıyıp yol parasına, atlayıp bir taksi dolmuşa Taksim'e iniyormuş. Orada artık tanıyorlarmış, bira şişelerinin depozitini ayırıyorlarmış bir kenara ve tüketilmiş ömürlerin şarap şişelerini. Bunlar daha çok para ediyormuş çöplerdeki kağıttan. ''Halden anlayan bir başka'' diyor, ''bir başka, aynı yerlerden bakabilmek dünyaya!''. ''Anlamaz aabi'' diyor, ''ne anlar ki çöp karıştırmayan, çöpe attığı kağıttan!''. ''Geçenlerde'' diyor, ''bir kitap atmışlar, kabı yok. O günlerde benim de ayağımda ayakkabım yok. Ayakkabısının tekini kaybeden bir bayan eşine bağırıyordu kitapta, 'nereye koydun be adam?'. Düşünsene aabi, zengin üstelik, ne güzel, bir sürü ayakkabın var, beğenip onlardan bir tanesini giy işte, ne demeye yanıbaşındaki varlık dururken kaybettiğine yanıyorsun?''... Belliydi, anamın hallerinden. Belliydi, hissetmişti, sızlamıştı işte yüreği durduk yere, yola çıkmalarımda yolluk almayı istemediğimi bile bile tutuşturmuştu elime... Ayrıldığımızda yine benim baktığım sanat harikası bina, o'nun baktığı çöp kutusu... Şimdi yürümeyen hallerimde, çöpe atılmış kitap sayfalarının bomboş hülyalarındaki geçmiş zaman uykusu... Düzenleyen googlekefali 05 Subat 2005 Saat 11:20 ----------------------------------------------------- Yokluk, yoksulluk ve yoksunluklarımla çıktığım yolculuklarımda yanlarıma kattığım dağarcıklar içre yolluk olan, anamın temiz ellerinden kuzine ateşlerini alan kömbeler ve katmerler olmadı her zaman...Ama anam her zaman yanımdaydı...Her zaman. En uzun yolculuğumu kendisi belirlediğinde darağaçlarına el, tank paletlerine yol olan...belirlediğinde onyedi yaşımdaki gençliğimi yirmibeşime kadar elimden alan...bana yol olan üç adıma üç adımımdı; girişi belli, çıkışı belli olmayan. Ama burada da yanımdaydı anam. ''Oğlum kurufasulyeyi çok severdi!'' diyerek, birbirimize kavuşuncaya kadar mutfakta kurufasulyeyi yasaklayan...yanımdaydı...yanımdaydı her zaman bana can olan... Torununa atık kağıtlar üzre yarım kurşunkalemle ''A!''yı öğretmeye çalışan ve Bitlis'li Orhan ile aynı yaşamı paylaştığım günlerimde, yani sen ve ben ve o ve onlar ile ördüğüm dünyamın yirmi üç buçuk derece eğikliklerine bir gözatayım dediğimde, bunun gözatmak değil de gözaltının tanımı demek olduğunu öğretiverdiler. (Boşuna demiyorum şu uyduruk tanımlara dikkat diye, ya da inanmamak serbest bu özgürlükte! :)). Ve bu eğitilmiş ve öğretilmişiliğime göre, yirmi üç buçuk derece eğiklik eşittir ikibindörtyüz güne! - Hangi matematikçi, hangi bilim adamı bu formüle ve eşitliğe yanlış diyorsa da gelsin alın karışlama oyunu oynayalım! - Bu gözaltı kırışıklıklarını da binbir çeşit kremlerle yok edip, cildinizi daha genç ve diri ve kırmızı çarşaflı yataklar vampiri gibi gösteremiyorsunuz! Bakışlarınız daha bir çapkın, daha bir pembe ve ela ve mavi olamıyor, ne yazık!.. Ve ne yazık ben de artık ''veronica'nın bellerine, fadime'nin ellerine dair ve sair şiirler yazamıyorum!''. Çünkü ben ateşin kendisini, toprağın kendisini ve ben suyun kendisini, gecekondu çatılarımda kayısı kurutur gibi kuruttum. Yani ben üzüntüyü de unuttum. Şeftali çekirdeği gibi takıldı boğazıma ve sonra...yuttum...Bir damla yaş kalmadı ellerinin sıcaklığından gözlerimde, gözlerimi havva'nın yaprağında uyuttum...Sahi adın neydi, kimdin, nasıl tanıştık? Ellerin?...Ellerini tuttum mu?..Gözlerin?..Unuttum!..Hayır! Unutamam! Unutamam gözlerini, unutamam nar çiçeği ellerinin tutuşturan tutuşunu...Ama adın neydi senin? Adınız neydi sizin?..Adlarımız?..Adlarımız nelerdi?..Ekinlerimi yaktım, karasabanlarımı...yabalarımı, dirgenlerimi ve öküzlerimi...Oraklarımı yaktım diyet diyet, bulutlara bıraktım duman duman, adınızı bulamadım...Çekiçlerimi yaktım hücre hücre, örslerimi, tulumlarımı. Yarınlarımı yaktım tecrit tecrit, adınızı bulamadım. Sahi adın neydi senin? Nasıl tanıştık? Hala hükümsüz mü yazıyor kimliklerimizde?.. --------------------------------------------------------------- Kar yağar ve sadece sen üşürsün. Çamların ve kayaların üşüdüğü sanısı sana aittir, suların ve balıkların da... Deniz dibinde yosun olmak ister miydin? Üşümeyeceksin. Kar yağamayacak ama saçlarına. Orada rüzgar, suyun kendisi olacak. Irgalanacaksın bir güzel. Binbir renk olacaksın, sesin su, nefesin su olacak. Nice balıkları gizleyeceksin diğerlerinden. Sırtını yasladığın taşlarda gizlenecek yengeçler ve ahtapotlar. Mürekkebini bırakana belki şaşkınlıkla bakacaksın ve insanlar buna benzer birşeylerle yazıyorlar da diyemeyeceksin. Ama daha önemlisi, saçlarına kar yağamayacak hiçbir zaman... Nasıl? Su, kar mıdır? Yanılıyorsun, o sadece dilde öyledir. Güneşi kaldırdığında dilinden, aydınlık da eşittir karanlığa. Diyorum ki deniz dibinde yosun olmak ister miydin? Dilinde kahin, dilinde müneccim, dilinde sihirbazlık yeterli midir saçlarına kar yağdırmaya? Seçmek bu kadar kolay mıdır bu beyazlıktan yoksunluğu? Bilgin olmadığının yoksulluk olduğunu da bilmediğine göre mümkün müdür bir bebeğin en yoksul olduğunu düşünmek? Yani diyorum ki deniz dibinde yosun olmak ister miydin? Kar yağmayacak ama saçlarına ve martıyı da bilemeyeceksin hiçbir zaman. Ellerin gökyüzüne bakarken yağmur düşmeyecek gözlerine. Hiçbir şeyi tanımlayamayacaksın. Suya tanrı diyemeyeceksin mesela. Ve mesela, yapraklar sararırken hızla güzün, senin hüznün de gündüzün de söz olmayacak. Ama kar da yağamayacak saçlarına... Yolculuklarında akıp giderken camlarda bir bir geçmişin, akıp giderken dağların gölgesinde bir nehir, durduk yere ağlayamayacaksın. Hiçbir sızıyı acısızlıkta dağlayamayacaksın. Yani diyorum ki kar yağar ve sadece sen üşürsün. Yağmur ve sadece sen düşünürsün. Diyorum ki yani deniz dibinde yosun olmak ister miydin? Yolculuğun geçmişe akamayacak, bir bebek gözlerine bakamayacak ve kar yağamayacak saçlarına... Diyorum ki yani deniz dibinde yosun olmak ister miydin? Yapraksızlığı bileceksin belki ama hiçbir zaman kuşlar konmayacak dallarına. Dalım kolum kanadım benzetmeklerini yükleyemeyeceksin bir serçeye. Dağlarında haykıramayacak yüreğinin aslanı ve bir tilkiye yediremeyeceksin bir tavşanı tarihlerin ortasında. Kendine engel kılıp tüm kapıları çilingir çağıramayacaksın tanım sofralarına ve o sofraların adını çilingir de koyamayacaksın. Başkalarının açtığı kapılarda övünüp söz yumaklarınla özgürlük savuramayacaksın bambaşka el kapılarına... Diyorum ki deniz dibinde yosun olmak ister miydin? Televizyon senin icadın olmaktan çıkacak. Akvaryum icatlarına şaşamayacak, safari ciplerine motor takamayacaksın ve bir orospunun bacaklarından aşağı akamayacaksın hiçbir zaman. Pezevenk olma şansın hiç olmayacak ve yüzbinleri fırınlarda yakamayacaksın. Atomu parçalayamayacaksın ve ineği ve koyunu ve keçiyi de. Kan akıtmalarda bayram yapamayacaksın. Para ve para ve para doldurabileceğin cebin olmayacak ve o cebinin telefonu da. Yani diyorum ki deniz dibinde yosun olmak ister miydin?.. Bilimin olmayacak ve adamlığın da. Dilim dilim doğrayamayacaksın dilinde şaşkın ve korkak ve çığlık çığlığa çift çift gözleri. Hiçbir memleketi kurtaramayacaksın hiçbir zaman sözlerin rakı kadehlerinde. Töz diyemeyeceksin mesela şubatın otuzuncu gününe. Dört yılda bir yirmidokuz diyecek ve neden dört yılda bir yirmidokuzdur diye sorular üretemeyeceksin. Eşekliğinle atlığını çiftleştirip asla katırlığını türetemeyeceksin. Diyorum ki yani deniz dibinde yosun olmak ister miydin?.. Yolculuğun geçmişe akamayacak, bir bebek gözlerine bakamayacak ve kar yağamayacak saçlarına...hiçbir zaman... Yani diyorum ki yeşil olsun sarı olsun, ne olursa olsun rengin, sular rüzgarın olsun, ister miydin? Yalnızlığa türkü söyleyemeyeceksin ama, ayrılıklara ağıt yakamayacaksın. An an akıp giderken an an bir zehir gibi günlerin, akıp giderken dağların gölgesinde bir nehir, durduk yere ağlayamayacaksın. Kurban olamayacaksın bir kaşı kara bebeğe, zülüfünün teline bir tavuskuşunun. Uğursuz sayamayacaksın bir baykuşu ve merhabasızlığa yaşamın yokuşu uydurması yapamayacaksın hiçbir zaman. Diyorum ki yani deniz dibinde yosun olmak ister miydin?.. Niçin bu kadar korkaksın? Cesaretini yel, umutlarını sel mi alır hep ve hep bu kadar kolayca? Sana ne duvardan, o hep yıkılmak için vardır. Bu kadar çabuk mu unutulur duvarın da bir tanım olduğu? Sabahlarına insan olmanın güneşlerinin doğduğu tanımlarına ne oldu? Kuyulardan bütün gücünle çektiğin pırıl pırıl suları çarptığın yüzün bu kadar kolay mı gölgelenir bu kadar basit bir soruda? Hani su yaşamdı? Yüzüne çarptıkça kaşını çatıklaştıran ne o zaman? Ayna sandığın mıdır zerre zerre yüzünden toprağa saçılan? Her bir damlasına şiirler yazdığın suların hüzün olduğu da senin notların arasında değil miydi? Kendin yazıp kendin mi inanıyorsun yoksa? Diyorum ki yani deniz dibinde yosun olmak ister miydin? Yakışıyor mu bu şaşkınlık sana? Anlasana, rüzgarın sular olsun ister miydin diyorum. Seni yaşatan güneş olsun ama bilme şansın olmasın hiçbir zaman, ister miydin?.. Ama kar yağamayacak saçlarına hiçbir zaman... Kardan adamı düşlerinde dahi göremeyeceksin, havuç buluşamayacak kaderiyle, ölecek kederinden. Kömürün karasını tutuşturamayacaksın sıcacık ellerinle. Atkını, değil kardan adam, kimsenin boynuna saramayacaksın. Karanlık çöktüğünde bahçeye, sımsıcak çorbaya varamayacaksın. Gezdirmeyi unuttuğun köpeğin küsemeyecek ve dişiliğini bir pembe kurdeleyle süsleyemeyeceksin, barış adına. Ne zerdalinin tadına varabileceksin ne kirazın tadına. İster miydin?.. Ama kar yağamayacak saçlarına hiçbir zaman... Değil değil, müneccim değilim; diyorum ki yani, kar yağar ve lapa lapa kekeme dilim... --------------------------- Devam edecek.... Bu haber 1576 defa okunmuştur.
|
GALERİ |
|||||||
Pafuli.Net - Yaşam Haberleri |
|||||||||